logo
GALATEA
(30.7K)
FREE – on the App Store

CEO’nun Mükemmel Teklifi

Hasta kardeşine bakmakta zorlanan bir garson, reddedemeyeceği bir teklif alır. Zengin ve otoriter bir CEO kendisi ile evlenip bir yıl içinde bir varis verebilmesi karşılığında, ona her yıl için bir milyon sterlin ödeyecek ve kardeşinin ihtiyacı olan ameliyatın masraflarına yardım edecektir. Peki, şatoda süreceği hayat tam bir işkence mi olacaktır yoksa mutluluğu mu bulacaktır? Kim bilir, belki de aşkı?

Yaş Sınırlaması: 18+

 

CEO’nun Mükemmel Teklifi by Kimi L. Davis is now available to read on the Galatea app! Read the first two chapters below, or download Galatea for the full experience.

 


 

Uygulama, patlayıcı yeni romanlar için en sıcak uygulama olduğu için BBC, Forbes ve The Guardian’dan takdir aldı.

Ali Albazaz, Founder and CEO of Inkitt, on BBC The Five-Month-Old Storytelling App Galatea Is Already A Multimillion-Dollar Business Paulo Coelho tells readers: buy my book after you've read it – if you liked it

Kitabın tamamını Galatea uygulamasında okuyun!

1

Özet

Hasta kardeşine bakmakta zorlanan bir garson, reddedemeyeceği bir teklif alır. Zengin ve otoriter bir CEO kendisi ile evlenip bir yıl içinde bir varis verebilmesi karşılığında, ona her yıl için bir milyon sterlin ödeyecek ve kardeşinin ihtiyacı olan ameliyatın masraflarına yardım edecektir. Peki, şatoda süreceği hayat tam bir işkence mi olacaktır yoksa mutluluğu mu bulacaktır? Kim bilir, belki de aşkı?

Yaş Sınırlaması: 18+

Orijinal Yazar: Kim L. Davis

ALICE

Bacak bacak üstüne atıp bir saattir burada beklediğimi gösteren saate baktım.

Elimde sıkıca tuttuğum dosyayla CEO ile olan görüşmem için sıramın gelmesini bekliyordum.

Fakat odada bekleyen elliye yakın kadına bakınca bu bekleyişin çok uzun süreceğini anladım ve endişelerim katlandı.

Bu görüşmeyi bir an önce yapmak zorundaydım. Hasta kardeşim evde yalnızdı ve bir an önce onun yanına dönmeliydim.

CEO’nun ofisinin kapısı açıldı ve sarı saçlı bir kadın iki gözü iki çeşme dışarı çıktı. Maskarası siyah bir dere gibi akıyordu. Gri gözleri kan çanağına dönmüştü.

Kadın tek kelime etmeden kattaki tek asansöre doğru hızlıca yürüdü ve asansör gelene kadar düğmeye defalarca bastı. Asansöre bindi ve kapılar kapanınca gözden kayboldu.

Resepsiyondaki bayan tekdüze bir ses tonuyla “27 numara, Bayan Hannah, Bay Maslow şimdi sizinle görüşecek,” dedi.

Simsiyah saçlı ve kedi gibi yeşil gözleri olan bir kadın zarifçe ayağa kalktı ve zaten düzgün olan pembe elbisesini elleriyle düzeltti.

Baştan çıkarıcı bir gülümseme takınarak kendinden emin bir şekilde ofise doğru süzüldü. O incecik elbiseyle nasıl donmadığına hayret ettim.

Bir güzel kadının daha ofise doğru gittiğini görünce kendime olan güvenim yirmi yedinci kez sarsıldı. Adamın kendisiyle hiç ilgilenmiyordum ama teklif ettiği şey ilgimi çekmeye yetiyordu. Para.

Gideon Maslow dünyanın en büyük iş imparatorluğuna sahipti ve zenginliğin sözlük anlamıydı. Bu dünyada satın alamayacağı hiçbir şey yoktu.

Gazetedeki ilanı görüp hakkında biraz araştırma yapınca beş adet özel adası olduğunu ve bir tane de Bahamalar’dan almayı planladığını öğrendim.

Sıradan bir günde üçüncü bir iş bulmak için gazetelere göz gezdirirken sıra dışı bir ilana denk geldim.

Gelin Aranıyor

Dünyaca ünlü girişimci Gideon Maslow kendisine bir yıldan kısa bir süre içinde gelecekteki imparatorluğunun varisini verebilecek potansiyel bir gelin arıyor.

Bay Maslow, bu kişiye bebek doğduktan ve bir yıllık sözleşme bittikten sonra nakit bir milyon sterlin ödeyecektir.

Bay Maslow’un gelin adayı olmak için yapılacak görüşmeler 6 Aralık 2015 ve 7 Aralık 2015 tarihleri arasındadır.

İlgilenen adayların yaşlarını, etnik kökenlerini, geçmiş deneyimlerini, genetik hastalıklarını ve benzeri bilgilerini kapsayan bir özgeçmiş hazırlamaları gerekmektedir. Sahte bilgi verdiği anlaşılan adaylar diskalifiye edilecektir.

Daha fazla bilgi için Maslow Girişimcilik Genel Merkezi ile iletişime geçiniz.

Bir iletişim numarası da verilmişti.

Kıçıma giren kramplara aldırmadan ofisinin önünde saatlerce sıramın gelmesini beklememin tek nedeni adamın yüklü miktarda para ödeyecek olmasıydı.

Paranın miktarını gördüğümde kardeşimin ameliyatı için yeterli olacağını ve Bay Maslow’un beni eşi olarak seçmesi için elimden gelen her şeyi yapmam gerektiğini anlamıştım.

Tek yapmam gereken ona bir varis vermekti, böylece kardeşimin hayatını kurtarabilecektim. Bu yüzden beni seçmesini istiyordum.

Kapı bir kez daha açıldığında Hannah adlı aday öfkeli suratı ve bir karış açılmış ağzıyla dışarı çıktı. Homurdanarak asansöre doğru yürüdü.

“O ahmak bakire değilim diye beni reddetti! Hangi gezegende yaşıyor bu adam?!” diye bağırınca bazı kadınlardan şaşkınlık sesleri yükseldi. Hannah asansör kapısı açılır açılmaz içeri girdi.

Kapı kapanınca hala bakire olduğum için rahat bir iç çektim ve küçük kardeşim Nico’nun on dokuzuncu yaş günümde hediye ettiği kolyenin ucuyla oynamaya başladım.

Abartılı bir şey değildi, pembe altından bir kolye ucu ve ince, altın kaplama bir zincirden ibaretti ama benim için dünyalara değerdi. Dört yıldır hiç çıkarmadığım uğurumdu.

Resepsiyondaki bayan aynı tekdüze sesle “28 numara, Bayan Alice. Bay Maslow şimdi sizinle görüşecek,” dedi.

Kalbim çılgınlar gibi atıyordu. Diğer kadınlar gibi zarifçe ayağa kalkmaya çalıştım ama onlar gibi yapamadığımın farkındaydım.

Ceketimin kemerini sıkıp dosyamı göğsüme bastırdım. Kardeşimin hayatını kurtaracak, belki de kurtarmayacak, olan ahşap kapıya doğru yavaş yavaş ilerlerken kalbim neredeyse göğsümden çıkacak gibi atıyordu.

Derin bir nefes alıp yavaşça tokmağı çevirdim ve Gideon Maslow’un ofisine girdim. Ofis en hafif tabirle çok güzeldi. İç dekoru çok süslü değildi ama oldukça zengin görünüyordu.

Biri yerden tavana kadar uzanan pencerenin önünde biri de onun karşısındaki cam masanın arkasında olmak üzere iki büyük beyaz kanepe vardı.

Sağımda, üstünde bütün ofis malzemelerinin düzgünce yerleştirilmiş olduğu döner koltuklu bir masa vardı.

Duvardaki koyu ahşaptan yapılma büyük dolaplar ve etrafa ustalıkla yerleştirilmiş süs bitkileri odanın görünümünü tamamlıyordu.

Pencerenin önündeki kanepede jilet gibi giyinmiş dört adam oturuyordu. Hepsinin üstünde son derece pahalı ve özel tasarım kıyafetler vardı.

Sol köşede oturan en yaşlıları gibiydi, yanlardan hafifçe ağarmış kahverengi saçları ve delici kahverengi gözleri vardı. Yüzü çok ciddiydi ve biraz kırışıktı.

En yaşlı olanlarının yanında, yirmi yaşından büyük göstermeyen genç bir adam oturuyordu. Kıvırcık sarı saçları ve deniz yeşili gözleri haricinde aynı solundaki adama benziyordu. Yüzü pürüzsüzdü ve zayıf vücut hatları vardı.

Genç adamın yanında yirmi yedi yaşlarında bir adam oturuyordu. Keskin bir çene hattı, gür kahverengi saçları ve insanın içine işleyen deniz yeşili gözleri vardı. Sanki tanıdık biri gibiydi ama onu nerede gördüğümü hatırlamıyordum.

Sadece yüzüne bakmak bile ürpermeme yetmişti. İnsanı öldürecek gibi bakıyordu, saldırmaya hazırdı. Rakibi kim olursa olsun onu alt etmeye hazır bir adam olduğu belliydi.

Yanındaki adam ise kıvırcık kahverengi saçları ve yumuşak kahverengi gözleri olan yirmi beş yaşlarında biriydi. Yakışıklı yüzünde beni garip bir şekilde rahatlatan yumuşak bir gülümseme vardı.

Biraz cüsseli görünüyordu, sanki fazla vücut çalışmış gibiydi. Fakat ondan gerçekten hoşlanmıştım. Dördünün arasında kurtlar sofrasına düşmüşüm gibi hissettirmeyen yegâne kişiydi.

“Oturun, hanımefendi. Fazla vaktimiz yok,” dedi öldürecek gibi bakan adam.

Hızlıca karşısındaki koltuğa oturup dosyamı cam masanın üstüne koydum. Adam dosyayı anında aldı ve ifadesiz bir yüzle incelemeye başladı.

“Adınız nedir?” diye sordu en büyükleri. Kalın bir sesi vardı ve düşünerek konuştuğu belliydi.

Kalbimin deli gibi atmasına engel olmak için ellerimi sıkarak “Alice Gardner, efendim,” dedim.

“Nerelisiniz?” diye sordu aynı adam.

“Londra’nın Doğu Yakası, efendim,” diye cevapladım.

“Yani fakirsiniz,” dedi deniz yeşili gözlü ölümcül bakışlı adam, Tok ve kadife gibi yumuşak sesinde tehlikeli bir tını vardı.

Sert bakışlarıyla beni incelerken kendimi bir deney faresi gibi hissettim.

“Be…Ben,” dedim ama cümlemi tamamlayamadım. Gerçekten çok fakir olduğum gerçeğini inkâr edemezdim ama yüzüme karşı bu kadar aşağılayıcı bir şekilde söylenince buraya gelerek büyük bir aptallık yaptığımı düşünmeye başladım.

“Neden buraya geldiniz?” diye sordu en genç olanları.

Bu zengin adamların önünde bunalmıştım, elimi kolyeme götürüp “Paraya ihtiyacım var,” dedim.

İri yarı olan adam “Vay canına, biraz fazla mı dürüstüz? Biz de burada oturmuş kardeşime olan ölümsüz aşkınızı itiraf edeceğinizi düşünüyorduk,” dedi muzip bir şekilde.

Kızarmış yanaklarımı gizlemek için bakışlarımı indirdim ve kolyemle oynamaya devam ettim.

“Saygısızlık etmek istemem ama iki gün öncesine kadar var olduğunu bile bilmediğim bir adama nasıl aşkımı itiraf edebilirim?” dedim pat diye ve bunu der demez kendime lanet ettim.

İri yarı olan adam beni öldürecekmiş gibi bakan kardeşine dönüp, “Ah, bu seni çok üzmüş olmalı, değil mi Gideon?” diye dalga geçti.

Gözlerim hafifçe açıldı. Gideon bu muydu? MeşhurGideon Maslow yani?! Tanıdık gelmesine şaşmamalı. Resimlerini internette görmüştüm. Gerçekten de Londra’nın en seçkin bekarlarından biri gibi görünüyordu.

“Parayı neden istiyorsunuz?” diye sordu Gideon.

“Küçük kardeşimde VSD yani Ventriküler Septal Defekt var. Kalbi delik ve ameliyatı için paraya ihtiyacım var,” dedim kolyemle oynamaya devam ederek.

Az önce söylediklerimi doğrulamak istermiş gibi, “Yani küçük kardeşinin ameliyatı için gereken parayı bulabilmek için benimle evlenip bana bir varis vermek istiyorsun, öyle mi?” diye sordu.

Evliliği kabul edeceğini umarak başımı salladım. “Evet, efendim.”

Seninle evleneceğimi nereden çıkardın? diye sordu.

“Anlamadım?”

“Bilgilerinizi inceledikten sonra sizi eşim olarak istediğime pek ikna olmadım. Anne ve babanızın ikisi de kalp rahatsızlığı nedeniyle ölmüş ve kardeşiniz de bir kalp hastalığından mustarip. Bütün bunlar gelecekte büyük ihtimalle sizin de bir kalp hastalığına yakalanacağınızı gösteriyor ve çocuğumun hasta bir kalbi olmasını istemiyorum,” dedi.

“Kalp hastalığına yakalanacağım diye bir şey yok,” diye itiraz ettim.

“Evet, yakalanmayabilirsin ama başka şeyler de var. Sadece lise mezunusun, yani eğitimin de çok iyi değil.”

“Ucuz bir barda ve benzin istasyonunda çalışıyorsun, yani hijyenik olmayan ortamlarda. Bu da demek oluyor ki aldığın her nefes zehirli kimyasallarla dolu. Londra’nın Doğu Yakası’nda yaşadığın gerçeğinden bahsetmiyorum bile, tam fakirlere göre bir yer,” dedi ve söylediği her kelimeyle beni daha da aşağılanmış hissettirdi.

“Üniversiteye gitmememin tek nedeni anne ve babamın vefatı nedeniyle küçük kardeşime bakmak zorunda olmamdı. Ona ilaç alabilmek ve ameliyatı için para biriktirebilmek için iki işte birden çalışmam gerekti.”

“Doğu Yakası benim doğup büyüdüğüm yer. Bunun için özür dileyemem ve dilemeyeceğim,” diye açıklama yaptım. Buradan bir an önce gitmek istiyordum.

“Söylesene, hiç pahalı bir restoranda yemek yedin mi? Ya da hiç hayır etkinliğine katıldın mı?” diye sordu.

“O kadar param yok, efendim ve eğer olsaydı yapacağım ilk şey kardeşime ihtiyacı olan ameliyatı yaptırmak olurdu,” dedim.

“Saç rengin doğal mı?” diye sordu Gideon.

Dalgalı, çilek sarısı saçlarıma dokunarak başımı salladım ve gülümseyerek “Evet, doğal. Annemin de çilek sarısı saçları vardı,” dedim, annemin melek yüzü gözümün önüne geldi.

İlginç, ancak seninle ilgili bakiren olman dışında ilgimi çeken bir şey yok. Ne genetiğin ne mali durumun, ne de başka bir şey. Sınıf ve statü sahibi bir kadın arıyorum ama ne yazık ki bu özellikler sende yok.

“Tek gecelik bir ilişki aramıyorum. Bir eş arıyorum ve sende bu potansiyeli göremiyorum,” dedi.

Onu ikna edebilmek için “Nasıl eş olunacağını biliyorum,” dedim. Nico için bu paraya ihtiyacım vardı.

Evden çıkarken Gideon’ı benimle evlenmeye ikna etmek için ne gerekiyorsa yapacağıma dair kendime söz vermiştim.

“Ne var biliyor musun? Eğer karım olursan önceliğin ben olacağım, kardeşin ya da başkası değil. Bunun farkında mısın?” diye sordu Gideon.

“Zamanımı önceliklerime göre nasıl paylaştıracağımı iyi bilirim ve inanın hayal kırıklığına uğramayacaksınız,” dedim.

Gideon başını salladı ama onu ikna edemediğimi anlayınca içime bir acı çöktü. Parayı almak için başka bir yol bulmam gerekiyordu.

Nico’nun, küçük kardeşimin, tek ailemin daha fazla acı çekmesine izin veremezdim. Tek yapmam gereken iyi maaşlı bir iş bulmaktı.

“Özür dilerim, Bayan Gardner. Benim için doğru kadın olduğunuzu sanmıyorum. Ancak, kardeşinizin ameliyatının parasını ödeyebilirim,” dedi Gideon.

Başımı sallayarak gülümsedim ve ayağa kalktım. “Teşekkür ederim ama hayır. Kardeşimin ameliyatı için gereken parayı çalışarak kazanmayı tercih ederim. Zengin olmayabilirim Bay Maslow ama sadakanıza ihtiyacım yok,” dedim.

Dosyamı alıp sıkıca tuttum.

“Emin misiniz? Bu size ve kardeşinize büyük fayda sağlayabilir,” diye ısrar etti Gideon ama tükürüğümü yalamayacaktım.

“Sınıf ve statü eksikliğim olabilir ama haysiyetim ve kendime saygım var. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim, Bay Maslow. Şimdi gidiyorum. Hoşça kalın,” dedim.

Başımı dik tuttuğumdan emin olarak Gideon Maslow’un ofisinden ve hayatından hızlıca çıktım.

Görkemli Maslow Girişimcilik binasından çıkarken sırtımdaki yüklerin ağırlığını bir kez daha hissettim ve kolyemle oynamaya başladım.

Londra’nın işlek sokaklarına bakarken kafamda tek bir soru vardı.

Nico’nun ameliyatını nasıl karşılayacaktım?

Şimdi ne yapacaktım?

 

Kitabın tamamını Galatea uygulamasında okuyun!

2

Dairemin kapısını çaldım ve Nico’nun kapıyı açmasını bekledim. Endişe ve çaresizlik hissi içimi kemiriyordu. Şimdi ne yapacaktım? Kazançlı bir işi nereden bulacaktım?

Bütün şirketler üniversite mezunlarını tercih ediyordu, Bense sadece bir lise mezunuydum. Babam hiç hastalanmasaydı ve annemin kazançlı bir işi olsaydı bugün başarılı bir şirkette çalışıyor olabilirdim.

Ama tüm bu “eğerleri” sorgulamaya kalkarsam elimde olanları da kaybedebilirdim. Gerçi kaybedecek çok şeyim yoktu ama sahip olduklarım bana yetiyordu.

Dairemin kapısı açıldı ve içinden sırıtarak Nico çıktı. Aynı benimkiler gibi yeşil olan gözleri ışıl ışıl, sarı saçları ise darmadağındı. Onu öyle mutlu görünce istemsizce gülümsedim.

Küçük kardeşim, çok normal bir hayatı olmasa da her zaman mutlu ve iyimserdi. Hiçbir şeyin onu üzmemesi için elimden geleni yapıyordum ama ben bir şey yapamadığımda bile mutluydu.

Endişeden öldüğüm halde gülümsedim ve “Nico nasılsın?” diye sordum. İyi olduğundan emin olmak için ona şöyle bir göz gezdirdim.

“Harikayım, sen nasılsın? İstediğin işi aldın mı?” diye sordu gözlerime bakabilmek için kafasını hafifçe yukarı kaldırarak.

Daha on yaşında olmasına rağmen neredeyse benim kadar uzundu. Ancak, topuklu ayakkabılarım yüzünden ben daha uzun duruyordum.

Cevap olarak başımı salladım ve endişelenmemesi için yalan söyledim: “Hayır, ben fırsat bulamadan birini almışlar.”

“Olsun. Eminim daha iyi işler bulursun,” dedi gülümseyerek.

“Evet, bulurum umarım,” dedim. Son kelimeyi Nico’nun beni üzgün görmesini istemediğim için biraz mırıldanarak söyledim çünkü kalbi stres ve endişeyi kaldıramazdı.

Sızlanarak “Bugün dışarı çıkabilir miyiz? Çok sıkıldım,” dedi.

O böyle deyince daha çok üzüldüm. Kalp rahatsızlığı nedeniyle Nico’nun kendini yormaması için elimden geleni yapıyordum. Beş kere kalp krizi geçirmişti ve Tanrı’ya dualar ederek onu hastaneye yetiştirmiştim.

Doktorlar Nico’nun çok fazla fiziksel aktivitede bulunmaması ve bir an önce ameliyat olması gerektiğini söylüyorlardı ama keşke o parayı bulmanın ne kadar zor olduğunu da bilselerdi.

“Evde bir şeyler yapabiliriz. Kendini yormaman gerektiğini biliyorsun,” dedim. Bir yandan da bir şekilde o parayı bulmayı ve Nico’nun bu dairede sıkışıp kalmaktansa dışarı çıkıp yaşıtlarıyla koşup oynamasını diliyordum.

Nico’nun yüzü asılınca suçluluk ve çaresizlik hissiyle içim parçalandı. Sesli bir şekilde iç çektiğinde gözlerindeki ışık söndüğünü gördüm.

Nico yalvaran gözlerle “Dışarı çıkalı üç hafta oldu. Lütfen Alice, sadece yirmi dakikalığına beni parka ya da herhangi bir yere götür,” dedi

Onu kıramazdım. İç çekip gözlerinin içine bakarak. “Peki, tamam. Kütüphaneye gideceğiz ve sen de kitap okuyacaksın,” dedim çünkü Nico’nun kendini yormadan vakit geçirebileceği tek yer kütüphaneydi.

Çok sevdiğim kocaman gülümsemesiyle elini havaya uzattı ve “Yaşasın! Ceketimi almaya gidiyorum,” diye bağırarak odasına koştu.

“Koşma,” diye onu azarladım ve başımı sallayarak cüzdanımı almak için odama gittim. Trençkotum zaten üstümde olduğu için dolaptan sadece yün şapkamı ve eldivenlerimi aldım.

Öğleden sonra olmasına rağmen sıkı giyinmemiz gerekiyordu çünkü Londra’nın kışı biraz sertti.

Yüksek topuklu ayakkabılarımı spor ayakkabılarla değiştirip dolabımı kapattım ve Nico’nun beni beklediği oturma odasına gittim.

Nico telaşla “Hadi, Alice, kütüphane kapanacak şimdi,” dedi.

“Bu kadar erken kapanmaz. Hem sırt çantan nerede?” diye sordum.

“Sandalyenin üstünde.” Siyah sırt çantasını alıp omzuma geçirdim. Nico ağır kitaplar taşımak zorunda kalmasın diye çantayı ben taşıyacaktım.

“Hadi gidelim,” dedim. Nico evden öyle hızlı çıktı ki yüreğim ağzıma geldi. Kapıyı kilitledim ve “Koşma!” diye azarlayarak peşinden gittim.

Dışarısı oldukça soğuktu ama bu beklenmedik bir şey değildi. Nico ve ben Londra’nın fakir bölgelerinden birinde yaşıyor olmamıza rağmen sokaklar hep kalabalıktı. İnsanlar boş boş dolanıp oraya buraya oraya koşuşturuyordu.

Neredeyse öğle yemeği vakti olması kalabalığın nedenini açıklıyordu. Kaybolmasın diye Nico’nun elini sıkıca tuttum.

Doğu Yakası’nın kalabalığına yaklaşık yirmi dakika kadar girip çıktıktan sonra sonunda kütüphaneye vardık. Nico içeri girmek için hiç zaman kaybetmedi ve beni bırakıp biyoloji koridoruna koştu.

Başına bir şey gelmesin diye peşinden gittim. Yanına vardığımda köşedeki puf minderlerden birine oturmuş büyük ve kalın bir kitap okuyordu. Yanındaki küçük masada pek çok kitap vardı.

Başımı uzatıp kalp hakkında bir kitap okuduğunu görünce “Biyolojiye baya ilgin var galiba,” diye yorum yaptım.

Nico ve ben ne zaman kütüphaneye gitsek hep bilimsel kitaplar okurdu, özellikle de biyoloji ile ilgili olanları. Yaşıtı çocuklar genellikle süper kahramanlar ve benzeri şeyler hakkındaki kitapları okudukları için Nico’nun durumunu hem garip hem de etkileyici bulurdum.

“Doktor olmak istiyorum, Alice. Bu yüzden çok çalışmam lazım ki kalp hastalığı olan insanlara yardım edebileyim. O zaman kimse hasta bir kalp yüzünden evde kalmak zorunda kalmaz,” dedi oldukça kararlı bakan gözleriyle.

Kardeşimin cevabını duyunca ister istemez gözlerim doldu. Kalp rahatsızlığı onu hem fiziksel hem de duygusal olarak çok etkiliyordu ve ne yazık ki bu konuda elimden bir şey gelmiyordu.

Gözyaşlarımı bastırmak için hızlıca gözlerimi kırpıştırıp kolyemle oynamaya başladım. “Sen burada kal ve oku. Ben biraz araştırma yapacağım, tamam mı?” dedim.

“Tamam ama birkaç saat kalabilir miyiz? Burada oturup okumak istiyorum,” diye sordu Nico.

Gülümseyerek başımı salladım ve “İstediğin zaman gideriz,” diye cevap verdim. Sonra dönüp görevlinin masasına doğru yürüdüm.

“Merhaba, kullanabileceğim bir bilgisayar var mı?” diye sordum bilgisayarda bir şeyler yazan sevimli esmer kıza.

“Elbette, boşta birkaç bilgisayar var. Gidip bakabilirsiniz,” diye cevap verdi kibarca.

“Teşekkürler,” diyerek bilgisayar alanına doğru yürüdüm. Her masaya birbirinden bölmelerle ayrılmış beş bilgisayarın düştüğü büyük bir alandı.

Bu da oldukça şaşırtıcıydı çünkü bilgisayarı kullanırken tam bir mahremiyete sahip olacaktım.

Boş bir kabin bulup döner sandalyeye oturdum ve bilgisayarı açtım. İnternet sekmesini açar açmaz iyi para kazandıran çevrimiçi işler aramaya başladım.

Evden de çalışabileceğim için çevrimiçi işleri tercih ediyordum. Böylelikle, Nico’yu yalnız bırakmak zorunda kalmaz ve onunla ilgilenebilirdim.

Bilgisayarı açtığımda umut doluydum ama neredeyse elli bağlantıya tıkladıktan sonra umutlarım azalmaya başladı. Hiçbir çevrimiçi iş barda ve benzin istasyonunda kazandığımdan fazla para vermiyordu.

Çevrimiçi bir iş bulsam bile bardaki ve benzin istasyonundaki tuhaf çalışma saatlerim nedeniyle doğru düzgün çalışamayacağımı fark ettim. Ancak, yine de dua ederek linkleri birbiri ardına tıklamaya devam ettim.

“Hey, Alice?” diyen Nico’nun sesiyle irkildim. Sağıma baktığımda ellerini bağlamış beklediğini gördüm.

“Ne oldu? İyi misin?” diye sordum endişeyle.

“Evet, sadece gitmemiz gerektiğini söylemek istedim. Vardiyan başlamak üzere,” dedi.

Kol saatime bakınca içimden küfrettim. Nico ve ben buraya geleli beş saat olmuştu ve haklıydı. Benzin istasyonundaki vardiyam başlamak üzereydi.

Aceleyle bilgisayarı kapatıp ayağa kalktım ve sırt çantasını aldım. “Kitap ödünç aldın mı?” diye sordum.

Başını sallayarak, “Evet, ödeme masasındalar,” diye cevapladı.

Elinden tutup masaya yöneldim. Görevli son kitabı da kontrol ederek büyük bir kitap yığınının üstüne koydu. Hiçbir şey söylemeden çantanın fermuarını açtım ve sekiz kalın kitabı içine koydum.

Tüm kitapları koyduktan sonra fermuarı çektim ve kimsenin bu ağır çantayı taşımakta ne kadar zorlandığımı görmesine izin vermeden omzuma aldım.

Kütüphaneciye iyi günler dileyip oradan ayrıldık.

Beş saat içinde kalabalık da oldukça azalmıştı. Etrafta dolaşan fazla insan yoktu dolayısıyla Nico’nun elini tutmama gerek kalmamıştı.

Yine de, Nico’nun bana mümkün olduğunca yakın yürüdüğünden emin oldum. Onu uzağımda yürütme riskini göze alamazdım. Kalp hastalığı beni endişeli ve huzursuz birine dönüştürmüştü.

Yirmi dakikadan az bir sürede dairemize ulaştık. Ön kapının kilidini açıp aceleyle içeri girdim ve sırt çantasını Nico’nun yatak odasına bıraktım. Asla taşımasını istemiyordum.

Eğer çantayı yatak odasına koyarsam Nico çantanın fermuarını açıp istediği kitabı okuyabilirdi. Eğer bir gün zengin olursam Nico’ya kitaplarını ve diğer ıvır zıvırlarını koyabileceği bir kitaplık alacaktım.

Tutulan omuzlarımı oynattım ve Nico’nun odasından çıkıp yemek hazırlamak için mutfağa gittim. Vardiyam başlamadan önce hala bir saatim vardı ve bu İtalyan sebze çorbası yapmaya yeterdi.

Nico’ya kızarmış köfte gibi bir şeyler yapmak isterdim ve bu çok daha kolay olurdu ama kalbi için hiç iyi olmazdı ve sırf kendi hayatımı kolaylaştırmak için onun sağlığını tehlikeye atamazdım.

Sebzeleri doğrarken kapı çaldı. Kaşlarımı çatıp merak içinde kapıya baktım. Bu saatte bizi kim ziyaret ederdi ki? Sütçü ya da ev sahibi olamazdı, peki o zaman kimdi?

Tam kapıyı açmaya gidiyordum ki Nico benden önce davrandı.

“Ben bakarım, Alice. Sen yemek yap,” dedi. İstemeyerek de olsa bıçağı tekrar elime aldım ve sebzeleri doğramaya devam ettim. Ancak, aklım hala kapıdaydı, o yüzden kulak kesildim.

Tek duyduğum şey garip ve anlaşılmaz sözler olunca Nico kimle konuşuyor diye bakmaya gittim.

“Nico, kim…” Kapının eşiğinde dikilen adamları görünce sözlerim yarım kaldı.

Gideon Maslow, kardeşi ve babası olduğunu tahmin ettiğim yaşlı bir adamla birlikte her zamanki ölümcül ifadesi ve anlaşılmaz bakışlarıyla dairemin kapısında duruyordu.

Gideon’ın kardeşi, “Vay canına, düşündüğümden de kısaymışsın,” diye yorum yaptı.

Dediğini duymazdan gelerek dikkatimi Gideon’a çevirdim. “He…Her şey yolunda mı?”

“Bizi içeri davet etmeyecek misin, genç bayan?” diye sordu Gideon’ın babası.

Yanaklarım kıpkırmızı olmuş bir şekilde “Tabii ki, özür dilerim, lütfen içeri gelin,” dedim.

Üç adam da daireme girdi ve Nico kapıyı kapatırken, “Alice, bu insanları tanıyor musun?” diye sordu.

“Evet, tanıyorum Nico. Neden ben onlarla konuşurken sen de odana gitmiyorsun,” diye sordum.

“Başın belada mı?” diye sordu endişeyle.

“Hayır, hayır, alakası yok, Sadece önemli bir şey hakkında konuşacağız, hepsi bu. Onlar gider gitmez seni çağıracağım,” dedim.

“Tamam ama başın derde girerse beni çağır,” dedi.

“Tamam çağırırım,” dedim.

“Söz mü?” diye sordu serçe parmağını kaldırarak.

Serçe parmağımı onunkiyle birleştirerek gülümsedim. “Söz.”

Nico memnun bir şekilde sallana sallana odasına gidip kapısını kapatırken ben de Gideon’ın diğer iki adamla birlikte oturduğu oturma odasına doğru yürüdüm.

“Pekâlâ, küçük kurabiye. Boyun kaç senin, 1.46 mı yoksa 1.48 mi?” diye sordu Gideon’ın kardeşi.

“1.52’yim,” dedim. Kibarlığı elden bırakmamak için “İçecek bir şey ister misiniz?” diye sordum.

Gideon deniz yeşili gözlerini gözlerime dikerek, “Hayır, git ve valizini hazırla,” diye emretti. Kendisine boyun eğmemi bekleyen gözlerine bakınca kalbim hızla çarptı.

Sırtımdan soğuk terler boşandı ve “Neden?” diye sordum. Eğer beni kardeşimden ayırmak gibi bir niyeti varsa büyük yanılgı içindeydi.

“Çünkü ben öyle istiyorum,” dedi Gideon.

Başımı salladım ve “Üzgünüm Bay Maslow ama düzgün bir cevap almadığım müddetçe bana söylediğiniz hiçbir şeyi yapmayacağım,” dedim.

Gideon’ın gözleri sertleşip iki yeşil cam parçasına dönüştü. “Dediğimi yap,” diye emretti.

“Önce bana geçerli bir sebep söyleyin,” dedim.

“Vay canına, amma inatçısın ha,” diye lafa girdi Gideon’ın kardeşi.

“Kapa çeneni, Kieran,” diye tersledi Gideon. Demek adı buydu. Kieran’ı sevmiştim. Gideon kadar korkutucu değildi. Öbür kardeşlerinin nerede olduğunu merak ettim.

Gideon ayağa kalkarak sadece birkaç santim uzağımda duracak kadar yakınıma geldi. Ona bakmak için başımı kaldırdım. Topuklu ayakkabı giymiyordum ve Gideon’ın bana tepeden bakması kendimi savunmasız hissetmeme neden oluyordu.

“Git ve eşyalarını topla, küçük fıstık. Bir daha söylemeyeceğim,” dedi tehditkâr bir sesle.

Geri adım atmayarak “Neden?” diye sordum. Ben onun kölesi değildim ve bana istediği şeyi yaptırmadan önce bir sebep sunmak zorundaydı. Cevabını duyunca gözlerim fal taşı gibi açıldı.

“Evleniyoruz.”

 

Kitabın tamamını Galatea uygulamasında okuyun!

Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on email

Gölgelerin Kavradığı

Gölge insanların korkunç halüsinasyonları on dört yaşındaki Melinda Johnson’ı bir akıl hastanesine gönderdiğinde, kusursuz ailesi çözülmeye başlar ve halının altına süpürülen sorunlar yığılır. Karma sonunda Johnson’ları yakaladı mı? Yoksa gölge insanları mı suçlamalı?

Yaş Derecelendirmesi: 18+

Parlak Yıdlız

Andra için, bir ejderhayla bağ kurmak imkansız bir rüya gibidir. Ancak yolları yakışıklı bir Gökyüzü Binicisi ile kesiştiğinde Andra yepyeni olasılıklarla karşılaşır. Hatta biraz sihirle, kendini gökyüzünde süzülürken bile bulabilir…

Yaş Sınırlaması: 15+

Kutudaki Jack

Hemşire Riley, psikiyatri koğuşundaki en kötü şöhretli hastalardan biri olan Jackson Wolfe’a atandı. Wolfe’un çevresindeki herkes aniden ölürken, onun uğruna ölünecek kadar seksi olması da oldukça ironikti. Jackson, cazibesiyle Riley’i kendisine çekerken, Riley, katilin kim olduğunu bulabilir mi, yoksa o, tam da aşık olunacak adam mı?

Yaş Sınırlaması: 18+

Seksi Üvey Kardeşim Bir Ayıadam

Lisedeki son yılının en büyük partisinin olduğu gece Helen, partiye gitmek yerine annesinin yıldırım nikahına gitmek zorundadır. Annesi, Bear Creek’li bir dağ adamıyla evlenmek üzeredir ve Helen bu durumdan pek de memnun değildir. Ta ki Sam’le tanışana kadar. Sam, dağların en ateşli adamıdır ama şimdi Helen’ın üvey kardeşi olacaktır. Karakterleri birbirlerine zıt olmasına rağmen, iki yeni akraba birbirine çekilir. Ancak yaklaştıkça Helen bir şey keşfeder: Sam’in bir sırrı vardır…

Yaş Sınırı: 18+

Alfa’nın İkinci Şans Perisi

Adelie ait olduğu kurt sürüsünde gölgelerde yaşayarak, sıradan bir hayat sürer. Ancak Alfa eşi onu reddedince işler değişir ve birlikte yaşayabileceği yeni bir sürü arayışına başlar. Alfa Kairos’un sürüsü artık onun yeni evi olacaktır. Habis tabiatı ve öfkeli tutumlarıyla bilinen kurt Kairos, Adelie’nin ikinci şansı olacaktır. Peki, geçmişin korkusuyla içine kapanan Kairos ve daha önce tahayyül bile edemeyeceği güçlere sahip olduğunu keşfetmek üzere olan Adelie ile işler nasıl yoluna sokulacak?

Yaş Sınırlandırması: 16+

İki Ateş Arasında

Öksüz kalıp bir koruyucu aileden diğerine geçen Adeline, son dokuz yılını yalnız ve bir sır saklayarak geçirir: o bir kurt kadındır. Farkında olmadan girdiği sürü arazisinde koşu yaparken yakalanır ve kısa zaman içinde kendi türünü bulmanın umduğu gibi olmadığını fark eder. Onu zorla alıkoyan alfa ile karşılaştığında içinde kıvılcımlar uçuşur. Ama onu bir hayduttan farklı bir şey olarak görebilecek midir? Yoksa her zaman onun esiri olarak mı kalacaktır?

Yaş Sınırlaması: 18+

Kovboy Çizmeleri ve Savaş Botları

Afganistan gazisi Lincoln, sağlıklı yaşam danışmanı Lexi ile karşılaştığında, doğru kişiyi bulduğunu anlamıştır. Fakat geçmişine dair kötü anılar güzel bir gelecek yaratmasının önünde engel olabilir.

Yaş Sınırlandırması: 18+

Gül’ün Savaşı

Kral olan babasının ölümünden sonra, Deanna kendini tehlikeli bir durumda bulur. O gayri meşru bir prensestir ve üvey annesi Kraliçe Rosaline ile üvey kardeşi Prens Lamont, saraydan uzaklaştığını görene kadar hiçbir şeyden vazgeçmeyecektir. Yalnız başına kalan, onu koruyacak kimsesi olmayan Deanna, hayatı için endişelenmeye başlar. Ancak Kraliçe Rosaline’in gözüne girmeye çalışan talipleri saraya gelmeye başladığında, Deanna, uzak bir ülkeden gelen, aradığı kurtuluşu sunabilecek yakışıklı bir yabancıyla tanışır…

Yaş Sınırlaması: 18+

Gideon

Likan Kraliyet ailesinin danışmanı 200 yaşındaki Gideon, çoğu insanın ömründen daha uzun süredir Erasthaisini arıyor. Uzun zaman önce bundan vazgeçmişti, ama bu gece onunun kokusunu alıyor… Kokuyu yatağına kadar takip ettiğinde, onu birinin beklediğini fark ediyor…

Bir insan olan 22 yaşındaki Layla, hayatı boyunca bağımsız olmaya çalışmıştır. Ancak hasta bir iş arkadaşının vardiyasını aldıktan sonra, kendini sahibinin yatağına çıplak halde tırmandıracak kadar güzel kokan bir evde bulur.

Yaş Sınırlaması: 18+

Alfa’nın Misafiri

Georgie, tüm hayatını kömür madenciliği yapılan bir kasabada geçirmiş, ailesi gözlerinin önünde ölene kadar dünyasının gerçekte ne kadar acımasız olduğunu henüz fark etmemiştir. On sekiz yaşındaki kız, tam işlerin daha da kötüye gidemeyeceğini düşünürken madenlerin sahipleri olarak bilinen münzevi kurt adam sürüsünün topraklarına izinsiz girer. Ve kızı gören alfa bu izinsiz ziyaretten hiç hoşlanmamıştır… En azından onu ilk gördüğünde.

Yaş Sınırlaması: 18+